Sen de ofisin kapısında çalan akoru bozuk keman sesini duyuyor musun her sabah?
Hani şu dünyanın en çok çalışan, en çok yorulan, en yoğun ve tabii ki en çok haksızlığa uğrayan o profesyonel mağdurun çaldığı kemandan yükselen…
O rahatsız edici sesi duymuyorsundur belki, çünkü sesin kaynağı belki de sensindir.
Sana Ofis mağduriyetleri Oskarları’da “ofisin en mağduru” ödülünü takdim etmeden önce, pek çok insan tarafından büyük bir mutlulukla sergilenen bu tiyatronun perde arkasına bakmak isterim.
Neden “en çok sen” çalışıyorsun?
Sanırım şu soruyla başlamak doğru olur; daha önce neden bir tek senin işinin bitmediğinin, neden bir tek senin bir çok şeye koşuşturman gerektiğin ve geriye kalan herkesin bir deniz tatilindeymiş gibi yan gelip yattığının üzerinde düşünmüşsündür diye tahmin ediyorum.
Kendini şirketin elde ettiği tüm kârdan, operasyonlardaki başarının orta direği hatta mutfaktaki çay makinesinin fişinin yerine takılmasından sorumlu tutuluyormuş gibi hissediyor olabilirsin.
Hayatın müşterek olduğunun, her koyunun kendi bacağından asıldığını ve bu tek tabanca hallerinin kendi kafanın içinde yazdığın kahramanlık hikayeleri için iyi bir besiyeri olduğunu ne yazık ki birinci elden deneyimledim, biliyorum.
Fakat üzülerek söylemem gereken bir şey var; bu akoru bozuk kemadan çıkan gürültü akıllıca kurgulanmış bir strateji değil. Aksine çevredeki hemen hemen herkesi yoran ve bir süre sonra bezdirmeye başlayan ucuz bir PR.
Burada özelden genele doğru gidiyorum ve yazının özünü oluşturan konunun yanıtını arıyorum doğrudan: Neden ofis draması yaparız?
Mağduriyet kavramına genel bir bakış
Konunun biraz “mağdur olmak” ve mağduriyetle ilgisi var.
Kabul etmek gereken şey şu ki, söz konusu olan ekosistem eğer iş ve ofis ortamıysa, en kolay / en hızlı bozdurup işini görebileceğin şeydir mağduriyet.
Tıpkı ikili ilişkilerde olduğu gibi ortalık yerde birisi yandım anam diye bağırıp ağlanmaya başladığında ve mahvolduğunu ilan ettiğinde çektiği ilgi ve diğer insanların yarasına kondurduğu şefkatli öpücük iyi gelir.
Ofisin ortasında serzenmek, durmadan oflayıp puflamak, kendi kendine söylenip durmak ve biraz daha ileri giderek kendi kendine dövünmek bir tür farkındalık yaratır. Aynı ortamdaki diğer insanlardan “ne kadar özverili” olduğuna dair iltifat almak için sahneyi dramatik bir Yeşilçam setine çevirmekten geri durmaz insan.
Fakat bu ofis tiyatrosuna gönül veren çoğu insanın gözden kaçırdığı çok önemli bir detay var;
— Eğer yazının sonuna kadar okursanız, oraya yazdım.
Şaka yapıyorum tabii ki; her gün ağlıyorsan bir süre sonra kimsenin dikkatini çekmezsin ve mendiller bir bir geri çekilir; ikili ilişkilerin arası bozulur, insanlar seni gördüğünde yollarını değiştirmeye başlar, aynı asansöre binmekten kaçar, öğlen aynı masaya oturmaktan imtina eder.
Bu yalnızca ağlamaktan da bağımsız; her gün aynı herhangi bir şeyi yapıyorsan bir süre sonra silikleşir gidersin.
Zamanında ben de ofiste drama sergiledim ve bugün baktığımda bununla gurur duymuyorum. Bu performatif hareketlerim nedeniyle iyi insanları hatta iyi işleri kaybettiğim oldu.
Hayatın içinde ilüzyonlar yaratmak
Şimdi biraz da kendi tarafımdan bakarak devam ediyorum.
Olay aslında ne biliyor musun, ofiste drama yapmak hayatın boyunca yaratıp yaratabileceğin en iyi ilüzyon ve başta işe de yarar.
Fakat zaman geçer, köprünün altından çok su akar ve bir süre sonra işler değişir; bu performans gerçekten sahip olduğun işin yerini kaplamaya başlar.
Başta sosyal bir çaba olarak başlayan bu performansın tuttuğunu ve iş yaptığını sanmaya başladığında, kendini etrafındaki diğer insanlara aslında yapmıyor olduğun halde ne kadar çok çalıştığını anlatmaya daha fazla zaman harcamaya başlarsın ve onlardan, sana kıyasla aslında ne kadar da az iş ürettiklerini fark etmelerini beklersin.
Ne kadar da dokunaklı ve haklı bir çaba, öyle değil mi?
Kötü haber ise şu: çalışmak yerine bir performansa odaklanmak ne yazık ki işlerin kendiliğinden yapılmasını sağlamıyor. Drama bir süre sonra ortada var olan bir sorunun etrafında dönüp duran büyük, dokunana bulaşan ama aslında asla suya sabuna dokunmayan, sevimsiz bir buluta dönüşüyor.
Kendim de yaptım dedim, iyi performansçıların olduğu yerlerde de çalıştım.
İnsanlar ortalık yerde o benzersiz tiradlarını bıkmadan usanmadan sergilerken onlara hayranlıkla bakamıyorum maalesef.
Ve biliyorum ki zamanında insanlar da bana bakmadı.
Haksızlıklara uğramak & Haklarının yenmesi
Ofiste biri drama yapmaya başladığında artık bu performansın ne zaman biteceğini ya da bütün güne yayılıp yayılmayacağını anlıyorum.
Bu şikayet dalgasından bazen kaçılıyor, bazen tahammül edilmek zorunda kalınıyor. Bildiğim tek şey var ki, o da ortada birileri — sözde, kahramanlığını ilan ederken kendince, benim ondan kaçmam ve uzaklaşmam gerektiği.
Dünyanın çoğu insan için aslında adaletsiz bir yer olduğu doğru; fakat bu duruma bireysel olarak üretebileceğimiz çözüm sayısı da bir o kadar az. Ofis performanslarında sıklıkla öne sürülen haksızlıklara uğramak ve hakkının yenmesi durumları, biraz da kişinin kendi eksikliklerini örtme çabası gibi de görünüyor bana.
Devamlı olarak kendi hakkını dahi savunmama durumunda hissetmek, teknik bakımdan kişinin kendi gelişiminini önüne diktiği sağlam bir duvar. Kim bilir, belki de bu duvarı dayanak almayı seviyoruzdur.
Kişi kendini zaten devamlı mağdur ilan ettiğinde kendi kendini iyileştirme şansını da buruşturup çöpe atar gibime geliyor, yanılıyor olabilirim.
Eğer biri sana haksızlık yapıyor, izin vermemek elinde. Biri hakkını yemeye kalktığında yedirmemek ve o hakkı onun boğazına dizmek de.
Kariyer basamaklarını tırmanırkan yanlış arkadaş seçimi yapmak
İşte yükselmeyi arzularken bunu gerçekleştirmek için dramadan faydalanmak yanlış arkadaş seçimi gibi görünüyor. Ha haftanın belirli günlerinde ofisin ortasında sinir krizi geçirmeli bir performans sergilemek, ha plazanın üst katına çıkan merdivene ucuz yollu bir yağ döküp üstünde koşturmak.
Ofis dramaları çok ses çıkarır, doğru, iyi gürültü yapar; hareket ettirir, efor sarf ettirir, terletir; fakat günün sonunda vardığın yer, olduğun yerin bir altı dahi olabilir.
Fakat gerçek kazanan kim oluyor biliyor musun; Mağduriyet Oskarlarına aday olmaya dahi tenezzül etmeyen, işini gerçek bir profesyonel gibi yapıp çalışma saati bittiğinde işi işte bırakıp çıkıp gidenler…
Öte yandan şirketlerde “Mağduriyet Departmanı” isminde bir birim hiç duymadım ben. Kaldı ki olsaydı orada terfi alacak çok da insan tanıyorum.
Yöneticiler tarafından bakıldığında devamlı mağdurlar aynı zamanda geleceğin yöneticileri değil. İşin belki de en güzel yanı bu. Onları tanımlayabileceğimiz yegane şey belki de duygusal yönden yüksek maliyetli risk olurdu.
Neden mi? Özetle; henüz kendi duygularını yönetmekte zorlanan birine çok az insan iş yükünü ve bütçeyi emanet eder.
Eğri oturayım doğru konuşayım;
Ofis dramaları hem yapanı hem de onun çevresindekileri içten içe çürütüyor ve insanların farkında olması gereken en önemli şey belki de ofisin bir tiyatro sahnesi; dramanın da bir yetkinlik olmadığı.
Benim dönüm noktam…
Bir gün Linkedin’de bir post karşıma çıktı.
İnsanların soru sormasını beklemek yerine onlara “size nasıl yardımcı olabilirim?” diye cümleye başlamakla ilgiliydi, hep hatırlarım.
Başta karşı argüman üretmeyi çok istedim, bunun için uğraştım da. Fakat bugünden baktığımda bu direniş de bir tür drama. Sonra kafamın içinde her şey oturdu.
Bu işin içinde olmuş ve zararını çekmiş biri olarak birinci ağızdan söylüyorum; “ben” ile başlayan cümleleri “nasıl çözebilirim?” ile değiştirmediğin sürece hem kendi yazdığın trajedinin başrolünü oynamaya devam edersin, hem de tek izleyici olarak kalırsın.
Sahne ve izleyiciler kısa süreli ve geçiciyken kaybettiğin en önemli şey ne biliyor musun;
Zaman.
Hiç bir zaman yirmi yaşındaki gibi olmayacaksın; yirmi beşte başka bir dünyada olacaksın, otuzda bambaşka; belki kalkıp benim yaptığım gibi bambaşka bir şehre taşınacaksın; otuz beşte bir çok şeyden vazgeçmek için çok geç olduğunu hissedeceksin ve kırka geldiğinde kafanda bir ampul yandığında elinde seni geleceğe taşıyacak bir şey olmalı.
Fakat bu sonu gelmez bir drama performansı olamaz.
Şimdi o akoru bozuk kemanı ya yaptır, ya da tamir olmayacak gibiyse bir yerlere at ve hayatın için iyi neler yapabilirsin ona bak.
Bir gün gelecek ve içinde yaşadığın toplumun içinde bir şeyler değişecek ve iyi şeyler olacak.
O güne hazırlan.
